• Donald Trump Gerçekleri

Dünya Yönetiminde İlk 5’e Girebilmek İçin Milli Eğitim Sistemindeki Engellemeler

Osmanlı İmparatorluğu’nda üst düzey devlet adamlarının yetiştiği Enderun’a öğrenciler seçilirken fizyonomi bilgisinden yararlanılıyordu. Osmanlı bürokrasisinin ve diplomasisinin ana kadrosunu oluşturacak bu dahi çocukların sarayda, kendi alanında en iyi olan uzmanlar tarafından eğitim almaları sağlanıyordu.

exam Bu yazımda Yeni Türkiye’nin önündeki en büyük engel olarak gördüğüm Türk eğitim sistemini ele alarak, değişen dünya koşullarına uyum sağlayabilmemizi ve bilim& teknoloji alanında buluşçu adımlarla bu canım ülkeyi ileri taşıyacak üstün zekâlı ve özel yetenekli çocukların öğrenimi ve milli eğitimin yeniden yapılanmasından bahsetmeye çalışacağım. Öncelikle “eğitim” kelimesinin kendisini sorunlu bulduğumu ifade etmeliyim. Eğitmek kavramı, koşullama gibi içinde anlama, özümseme, dokunma, değer yaratma olmayan ve öğrenmenin karşısındaki ezberci sistemi temsil etmektedir.Bu yüzden Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Öğrenim Bakanlığı’na dönüşmesini öneriyorum.

Türk eğitim sisteminin en büyük açmazlarından biri, öğrenim süresinin çok uzun olmasıdır. Üniversite sınavlarına hazırlanma, üniversite bittikten sonra memuriyet ve diğer sınavlara hazırlanma, iş bulma, üniversiteden kalan kredi borçlarını ödeme derken velhasılı kelam “iki yakayı bir araya getirdiğinizde” yaş otuzu bulmuş oluyor. Sonuç, hayatı kaçırıyoruz. Mesleki eğitimin desteklenmesi ve ilköğretim ile ortaöğretim sürelerinin kısaltılması bu anlamda değerli ve önemli bir adım olacaktır. Ayrıca  günlük ders saatleri de kısaltılmalıdır. Bütün gününü okulda geçiren çocuğun/ gencin sosyalleşmeye, ilgisi doğrultusunda kurslara katılmaya ne zamanı, ne de enerjisi kalıyor.

İkinci olarak müfredat basitleştirilerek sadece genel çerçeve vermekle sınırlı kalmalı, öğrenci ilgisini çeken alan ve konuya kendisi yönlenmelidir.

Beynin en önemli prensibi “Kullan ya da kaybet” prensibidir. Kullanılmayan bilgi kaybedilir. Türk Eğitim sisteminde müfredatın muazzam yoğunluğu ve kullanılmayacak bilgilerin öğretilmesi berhava bir yatırımdır. O bilgiler kullanılmayacağı için unutulmaya, kaybedilmeye mahkûmdur. Bunun yerine düşünmeye sevk edecek, buluş oluşturmayı destekleyecek yeni bir sisteme duyulan ihtiyaç su gibi, hava gibi elzemdir.

k_28133303_ozel_ogrenme_guclugu5Çocuklarımız müfredatın yoğunluğuna yetişmeye çalışırken aileler olarak bizler de bu sistemin içinde görme ve algılama yeteneğimizi yitirip sistemin bir parçası oluveriyoruz. Çok fazla bilgi yüklemesi yapıldığında kişi sibakı/ bütünü kaybeder, küresel bakış ile olayları değerlendiremez. Ayrıca bilgiler, günlük hayatla bağlantı kurulmadan ve düşünme, hayal etme süreçleri kullanılmadan sunulduğu için öğrenmek çok daha zor bir hal alıyor. Bilgilerin somutlaştırılmaması, anlatılanların havada kalması, anlamayı daha güç kılıyor.

Türk eğitim sisteminin bir diğer açmazı üstün zekâlı ve özel yetenekli çocukların öğreniminin öneminin kavranmamış olmasıdır. Mevcut sistem maalesef yaratıcılığı desteklemiyor ve farklı alanlardaki gelişimi öne çıkarmıyor. Toplumların kaderini değiştiren farklı bakabilen ve yeni bir ürün ortaya koyabilen buluşçu zihinlerdir. En çok üzerinde durmamız gereken konulardan biri “buluşçu zihinlerin keşfi” olmalıdır. Çünkü biliyoruz ki buluşçu ülkeler, eskiyi size satarken bir yandan da yeniyi oluşturmaktadır. Patentini satın almak üzere olduğunuz ürünün bir üst modeli yoldadır.

Yeni Türkiye’de nöropsikoloji biliminin ışığında, doğru analizler kullanarak zeki ve üstün yetenekli gençleri tespit edebilmemiz ve onlara uygun öğrenim programlarını oluşturabilmemiz gerekir. Nöropsikoloji analiz ve değerlendirmelerine ek olarak, yeniden yapılandırılmış  WISC-R zekâ testleri ile yapılacak görüşmelerde fizyonomi bilgisinden de yararlanarak zekâyı tüm boyutlarıyla ele alıp Buluş oluşturma ölçeği, Hafıza ve çizim ölçeği, Motor fonksiyon- el yeteneği ölçeği, Zekâ kullanım ölçeği, Liderlik ve bütüncül bakış ölçeği, İletişim ve ikna yeteneği ölçeği, Sanatsal yetenekler ölçeği gibi alanlarda da ölçüm yapabilecek duruma getirilmelidir. Yönetim ve organizasyon alanındaki genç yeteneklerin de tespit edilerek bu alanda gelişimi sağlanmalıdır.

Öğrencilerin sınavlara hazırlanmasında onlara rehberlik ederken birçok veli ile tanıştım. Veliler genelde çocuklarının çok zeki olduğunu, doktorların, psikologların, kolejdeki öğretmenlerin de çocuğun “üstün/ parlak zekâ olduğunu lakin odaklanamadığı için başarılı olamadığını” söylediklerini ifade ediyorlar. Bu hatalı bir algı ve bilgilendirmedir. Çocuğumuzu tanıyarak makul beklentiler içine girmeli ve onları yetenekli olduğu alanlara yönlendirebilmeliyiz.

Özel eğitim kurumlarının hepsinde değil ancak çoğunluğundaki durum da devlet okullarından pek farklı değil. Bu kurumların çoğunluğunun üstün zekâlı ve özel yetenekli gençleri kapmada birbirleriyle yarış içinde olmalarına ve başarılı gençleri çekebilmek için burs gibi cazip imkânlar sunmalarına rağmen bağlantılı oldukları kuruluşların yarışmalarında öğrencilerinin derece almalarını sağlamaktan öte bir açılım yapamadığı ve diğer velileri de çocuklarının “parlak zekâ” olduğu şeklinde oyalayarak varoluşlarını sürdürdüğü bilinen bir gerçektir. Ailelerin, daha iyi eğitim alması ümidiyle çocuklarını gönderdikleri özel okullarda dahi, çocuğun hangi alanda yetenekli olduğunun tespiti yapılamıyorsa durup düşünmek gerekir. Özel eğitim kurumları, çocukların yeteneklerini öncelleyebilse; fizyonomi, nöropsikoloji, WISC-R testlerini sentezleyerek Buluş oluşturma ölçeği, Hafıza ve çizim ölçeği, Motor fonksiyon- el yeteneği ölçeği, Zekâ kullanım ölçeği, Liderlik ve bütüncül bakış ölçeği, İletişim ve ikna yeteneği ölçeği, Sanatsal yetenekler ölçeği gibi ölçekler ile onların etkin oldukları zeka türünde eğitim almalarını sağlayarak savunma, bilişim, tıp ve genetik, otomobil sanayi, iletişim teknolojileri alanlarında yeni icatlar, yeni buluşlar geliştirilebilirdi. Maalesef özel eğitim sektörü de buluş üretmeyle ilgili bir hedef oluşturmamış. Eğitime tonlarca para harcayan biz velilerse çocuğumuzu özel kuruluşlara verirken bunu sorgulamadan, bu ölçek ve kriterlere bakmadan sadece arkadaş tavsiye ve dedikodularıyla onların geleceğini belirleyerek çocuğunu özel okula göndermiş olmanın verdiği psikolojik hazla mutlu oluyoruz.

Eğitim sistemi ve sınav sistemimiz sadece zeka ile ilişkili olup, zekayı etkinleştiren değil, körelten bir sistemdir.  Milli eğitim okullarında ve özel okullarda Einsteinlar, Edisonlar, İbni Sinalar gözden kaçırılarak heba ediliyor. Önceki yazımda Einstein’ın beyin yapısını ve hayatını anlatmıştım. Okullarımızda vasat öğrenci dediğimiz çocuklarımızın Albert Einstein gibi bir zihin yapısına ve buluş oluşturma yeteneğine sahip olup olmadığını bilmiyoruz. Bizim geliştirdiğimiz zeka ve buluşçuluk ölçeği böylesi çocuklarımızı tespit etmeye katkı sunacaktır. Çocuklarımıza kıymayalım. Hafıza ve zekâ yönüyle normal ancak buluşçuluk alanında çok etkin olan Einstein ve Edison gibi çocuklarımızı ıskalamayalım. 

Atılması gereken ilk adım, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve TÜBİTAK tarafından zekâ, buluşçuluk ve hafıza alanında ölçüm yapabilecek ölçeklerin geliştirilmesidir. Bu ölçeklerden elde edilecek bulgulara ek olarak kişilerin nöropsikolojik analiz ve fizyonomi değerlendirmeleriyle, ilkokul çağından itibaren kendi alanlarında özel eğitim programlarına katılmaları sağlanmalıdır.

Zekâ, buluşçuluk ve hafıza beyindeki farklı alanların etkinliğinde oluşan yeteneklerdir. Çok temel bir bilgi olarak söylemek gerekirse zekâ, akışkan zekâ ve kristal zekâ olarak iki türe ayrılır. Akışkan zekâ doğruya en kısa sürede ulaşma becerisi olarak tanımlanabilir. Raymond Cattel akışkan zekâyı “alıştırma ve deneyim olmadan iki şey arasındaki ilişkiyi görme, yorumlama ve kullanma becerisi” olarak tanımlamıştır. Zekânın ikinci boyutu olan kristal zekâ ise deneyim yoluyla elde edilen bilgileri ifade eder. Kristal zekâ aynı zamanda teorideki bilgilerin uygulamaya dökülmesi olarak da düşünülebilir. Arzu edenler “Aklın kör noktası” kitabımda zekâ ile ilgili daha detaylı bilgiye ulaşabilirler.

Buluş oluşturma ise beyinde bambaşka bir bölgede gerçekleşir, orbitofrontal korteks ile ilham bölgeleri olan asosyasyon alanlarından beslenir.

Şimdiye kadar çok sayıda insanla tanışmama ve nöropsikolojik profillerini çıkarmış olmama rağmen zekâ, hafıza ve buluşçuluk özelliklerinin üçünün de bir arada bulunduğu bir kişiye geçen haftaya kadar rastlamamıştım. Ankara Üniversitesi’nden Din Sosyoloğu Doç. Dr. İhsan Çapçıoğlu Hocamla tanıştığımda zekâ, buluşçuluk ve hafıza alanlarında etkin olduğunu gördüm. Sohbet esnasında kendisine bunu söylediğimde öğrenci arkadaşlar arasında gülüşmeler oldu. Biri, İhsan Hoca’nın olaylara farklı bakış geliştirdiğini ve kendi alanında yeni açılımlar yapmasıyla öne çıktığını söylerken, bir diğeri Hoca’nın lise çağlarında 8 ay gibi kısa bir süre zarfında Kuran’ı hıfzettiğini ifade etti. Bense bu üç özelliğin bir arada bulunmasına duyduğum hayreti dile getirirken somut olarak da örneklerini dinlemiş oldum.

Çok nadir görülen bir durum olarak, üç alanın da etkin olduğu -buluşçuluk, zekâ ve hafıza- böylesi bir kişi, çocukluğundan itibaren çok özel bir şekilde yetiştirilseydi, savunma sanayi, füze, uçak, yazılım, uydu teknolojileri, bilgisayar sistemleri, iletişim teknolojileri, tıp ve genetik alanlarında çok farklı açılımlar yaparak, çığır açıcı çalışmalarla ülkemizin bilimsel, teknolojik ve ekonomik gelişimine ve kalkınmasına muazzam katkı sunabilirdi.

Ben kendi geliştirdiğim dokuz ölçekli buluş oluşturma ve zekâ değerlendirmem ile fizyonomi analiziyle çocukların zekâ alanlarını ve yeteneklerini tespit edebiliyorum. Ancak bu alanda öne çıkan çocukların özel eğitim alamaması beni ayrıca üzüyor.

Sayın Cumhurbaşkanımızın dediği gibi “Dünya 5’ten büyüktür.” Ancak biz de neden bu beşin arasına girmeyelim yahut altıncı olmayalım? Daha ötesi gerekli bilimsel, teknolojik, ekonomik gelişimi yakaladığımızda ilk üçe neden girmeyelim? Biz böyle bir konseptle neden ilk üçü ve birinciliği hedefleyip, adaletsizliğin kol gezdiği dünyamızda gerçek adaleti dağıtmayalım?

Bunu düşündükten sonra Sayın Cumhurbaşkanımızın üzerinde ısrarla durmasına rağmen Milli Eğitim alanında engellerin aşılamadığını ve yeni bir gelişim sağlanamadığını gördüm. Ancak büyük devlet olacaksak, bizim de eğitim sistemimizdeki prangaları kırarak mevcut sistemi revize etmemiz gerekir.

Dünyadaki üstün zekâlılar eğitimleri incelendiğinde üstün zekâlı ve özel yetenekli çocukların eğitiminde en titiz çalışan, bu çocukların eğitimine en çok değer veren ülkelerden birinin İsrail olduğu görülür. İsrail Eğitim Bakanlığı bünyesinde kurulan Ulusal Üstün Zekâlılar Birliği, üstün zekâlı ve yetenekli çocukların tespiti, en iyi eğitim faaliyetinin yürütülmesi, çocukların en uygun programa yerleştirilmesi ve müfredatın belirlenmesi gibi faaliyetleri yürütür. Okullarda çeşitli dönemlerde psikologlar tarafından tarama testleri yapılır. Uygulanan testler, zekâ, yaratıcılık, akademik başarı gibi çok yönlü alanlardadır. Ülke genelinde bütün çocuklara uygulanan tarama testleri sonunda %1’lik dilime giren çocuklar, kendileri için hazırlanan özel sınıflarda eğitim görür. %3’lük dilime giren diğer çocuklar bu özel sınıflarda okuyamasalar dahi onlar için de farklı özel eğitim programları uygulanır. Bu programlar, okuldan sonraki ek faaliyetler ve haftalık zenginleştirme çalışmaları şeklinde olur. Üstün zekâlı olmayan yetenekli öğrencilerse Boyer okullarına kabul edilmektedir. Kudüs’te çok seçkin bir üstün zekâlılar okulu bulunur. Adı ufuk anlamına gelen OFEK üstün zekâlılar okulunda seçkin profesörler ders vermektedir. Bu okullarda, bilişim, teknoloji, genetik, üzerinde önemle durulan konulardandır. Ayrıca bu çocuklar özel ilgi alanlarına göre matematik, bilgisayar, resim, müzik gibi alanlarda da dersler almaktadırlar. Üstün zekâlılar için olan bir diğer okul İsrail Savunma Kuvvetleri için kurulmuştur. Bu okula lise 1. sınıflar arasından üstün zekâlı olan, yetenekli erkek öğrenciler alınmaktadır. Bu öğrenciler özenle seçilir çünkü İsrail gizli servisinin ajanları da bu okullarda yetişmektedir. Burada yetişen öğrenciler hem orduda görev alır hem de ordunun bilimsel faaliyetlerini yürütür. İsrail’de liseden sonra, erkekler üç yıl, kızlar iki yıl askerlik yaparlar ve üniversite eğitimine askerlikten sonra devam ederler. Bu da gençlerin hayatın zorluklarını bizzat yaşayarak öğrenim hayatlarını daha bilinçli ve hedefe odaklı geçirmelerini sağlamaktadır.

Dünyadaki en başarılı eğitim sistemini uygulayan ülkelerden biri olan Finlandiya örneğini incelediğimizde ise, okullarda müdürlerin olmadığını,  uygulanacak programı başöğretmen ile öğretmenlerin birlikte belirlediğini, müfredatın sadece genel çerçeve verdiğini görüyoruz. Günlük ders saati ise ortalama 4 saat. Finli öğrencilere eğitim hayatlarının ilk altı yılında hiçbir şekilde not verilmiyor. Sadece 16 yaşında ülke genelinde bir sınava giriyorlar. Bu eğitim sistemi çocuğa bilgi yüklemeyi değil, özgür düşünmeyi, yaratıcı düşünmeyi ve bilgiye ulaşmayı öğretiyor. “Öğrenmenin yeri okuldur.” ilkesiyle öğrencilere ev ödevi verilmiyor. Öğretmenlik toplumda saygın bir meslek ve üniversite başarısı en yüksek %10’luk dilim arasından seçiliyor. Haftada iki saati mesleki gelişimleri için eğitimlere ayıran bu öğretmenlerin her birinin yüksek lisans derecesi var. Finlandiya’da özel okul yok ve eğitim harcamalarının tümü devlet tarafından destekleniyor.

1905 yılında Tsushima Savaşı’nda Rusları ağır bir yenilgiye uğratan Japon Amiral Togo, İmparator ve halk tarafından şükran, minnet ve büyük bir coşkuyla karşılanır. İmparator, komutana şükranlarını ilettikten sonra arzu ettiği makama getirileceğini isterse de çalışmayı bırakarak istirahate çekilebileceğini söyler. Amiral Togo İmparatora şu cevabı verir: “Hiçbir savaş ”insan yetiştirme” savaşından önemli değil. Meydanlardaki savaşları kazanmak isteyen milletler önce “insan yetiştirme savaşı”nı kazanmak zorundalar. En büyük savaş budur. Bu savaşın komutanları öğretmenlerdir.” Ardından hayatının geri kalanında öğretmenlik yapmak, insan yetiştirmek istediğini söyler.

Vahyin rehberliğindeki eğitim öğretim modelinde de Hz. Muhammed (a.s) en çok asker ihtiyacı olduğu zamanlarda dahi öğretmenlerin ve öğrencilerin askeri seferlere katılmasını uygun görmeyerek bilginin ve eğitim öğretimin önemine vurgu yapmıştır.

Çünkü savaşlar kazanılsa dahi bilgi üreten, bilginin peşindeki bir neslin yok olması demek, bu galibiyeti zamanın kısa bir aralığına hapsetmek demektir.

Zamanında İngilizler sömürdükleri Hindistan’da öğrencilere logaritma tablosunu ezberletiyorlardı. Sayıların logaritmik karşılığının olduğu bu sayılar mantıksal bir ilişkiyle devam etmediği için tabloyu ezberlemek çok yoğun bir enerji ve zaman gerektiriyordu. 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar Hintli öğrenciler enerjilerini bu tabloyu ezberlemeye verdiler. Beyinleri körelten bu metotta elbette amaç Hintli gençlerin düşünmelerini ve bilim üretmelerini engellemekti ve sömürünün sürekliliği için gerekliydi. İngilizlerce oluşturulan eğitim sistemiyle heba olan nesillerin ardından, bu hatalı uygulama terk edildikten sonra Hindistan’da yepyeni bir nesil yetişmeye başladı. Bilim üreten, ekonomideki şahlanışıyla dikkat çeken, genç ve dinamik nüfuslu Hindistan bugün gelişmekte olan ülkelerin başında geliyor.

Dünyadan bu örnekleri paylaştıktan sonra kendimize yeniden dönecek olursak, büyük ülke ve küresel aktör olmak için üstün yetenekli çocukların öğrenimini ihmal etmemeli, onların alanlarındaki seçkin akademisyenlerden dersler alarak, yetenekli oldukları alanlarda gelişimlerini sağlamalıyız.  Oluşturulacak yeni ‘öğrenme sistemi’nde öncelikle çocuklar zekâ, buluşçuluk testleri ve nöropsikoloji analizleriyle birlikte değerlendirilerek, etkin oldukları zekâ türüne yönlendirilmelidir.  Öğrenim süresi kısaltılarak, müfredatın yoğunluğu azaltılmalıdır. Beyin temelli öğrenme; kaybedilecek değil, kazanılacak, odaklanma sağlayacak, yoğunluğu azaltılmış ve yararlı bilgiye odaklanır. Çocuklarımız, gençlerimiz beyinlerindeki esaret prangalarını kırarak etkin öğrenme ve buluş oluşturma süreçlerine başlamalıdır.

Bu yazımın Saygıdeğer Cumhurbaşkanımız, Saygıdeğer Başbakanımız ve Saygıdeğer Milli Eğitim Bakanımız tarafından dikkate alınmasını ümit ediyorum.

Saygı ve sevgilerimle.

Dr. Habib Demirel

2 Yorum

  1. Hasan demiş ki:

    Türkiye’de 10 yıl boyunca ÖSS’de ilk 10 bine giren öğrencilerin TIP/MÜHENDİSLİK/FEN BİLİMLERİNE girmesi net engellenmeli.

    Bu ülkede şu anki mentalite ile yukarıda ki bölümlere gitmek beyin israfından ibaret. Önce mentalitenin değişmesi lazım. Bu 10 senelik ilk 10bin toplamda 100 bin kişi hukuk ve bürokrasiye kazandırılmalı.

    Bak o zaman gelişim nasıl oluyor. O zaman fen bilimleri, tıp nasıl inovasyona başlıyor.

    21 Ocak 2015
    Yanıtla
  2. admin demiş ki:

    Göktuğ güzel düşüncelerin için teşekürler..

    15 Haziran 2015
    Yanıtla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Geçmişinizde,  Geleceğinizde Yüzünüzde Saklı.Kaderinizi Yüzünüzden Fizyonominizden Öğrenebilirsiniz. " Kaderden Aşka Yüzdeki Gizem" Programını Her Hafta Cumartesi Günleri Saat 11:00 ile ...
Daha Fazlasını Oku
Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım, kış vakti çoluk çocuk hastalanmasın, aman evde birbirine bulaştırmasın diye, iki çocuğuna, kendisine ve eşine grip ...
Daha Fazlasını Oku
Beslenmemizde bazı yiyecekleri ön plana alarak psikolojik iyilik hâlini sağlamak, moralimizi yükseltmek mümkün. Özellikle mens (regl) dönemlerinde olan bayanlar, hormonal ...
Daha Fazlasını Oku
Doğu Edebiyatının en güzel, en efsunlu örneklerinden biridir Binbir gece masalları… Masal içinde masal dinleriz. Ancak esas masal, Şehrazad ile ...
Daha Fazlasını Oku
"...Sevgi neydi ? Coşkun akan dere, sonbahar rüzgarıyla ürperen yapraklar, cama vurup dağılan yağmur damlaları, bir yürek çarpıntısı? Sonunda coşkun ...
Daha Fazlasını Oku
20. yüzyılın en trajik ve etik ihlâllerle dolu deneyi...Bir yanda 6 aylık masum bir bebek, diğer yanda hırslı bir doktor ...
Daha Fazlasını Oku